Yeni Başlayanlar İçin Arabesk ve Müslüm Gürses

Yeni Başlayanlar İçin Arabesk ve Müslüm Gürses - M.Berdibek...
Yeni Başlayanlar İçin Arabesk ve Müslüm Gürses - M.Berdibek...

Bölüm I: Bir İsyanın Hikayesi

Yeni bir devlet, yeni bir ulus ve yeni bir insan inşa etme çabasının zirvede olduğu dönemlerdi. Doğu’ya özgü ne varsa silinmeli, insanlar sadece Batı değerlerine uygun şeyler giymeli, Batılı standartlarda okumalı ve müzik dinlemeliydi. Belki de söz konusu değişimin en önemli göstergesi müzikti. Bu kapsamda planlamalar yapılmıştı, ülkenin yeni Bachlar, Beethovenlar ve Mozartlar çıkarması bekleniyordu. Ama olaylar çok farklı gelişmişti. Niye niyet, niye kısmet işte…

1930’lar yeni bir insan tipolojisinin ortaya çıkarılma kaygısının en yoğun olduğu dönemdi. Buna ruhunu veren ise Batı değerleri ve kültürüydü. Doğu’ya, özellikle Araplara inanılmaz bir antipati vardı. Bu yüzden, Arap kültürüne dair ne varsa ülkeye girişi yasaklanmalı veya en azından sınırlandırılmalıydı. Ama öyle olmuyordu işte. Kapıdan kovulan Arap kültürü, bacadan giriyordu bir şekilde.
Arap kültürünün ilk etkisi, sinema üzerinden ülkeye giriş yapmıştı bile; Türk sineması olgusunun henüz gelişmediği bir dönem olduğundan filmlerin önemli bir kısmı ithal ediliyordu. Söz konusu filmlerin tamamının Batı yapımı olmasına gayret ediliyordu ama dönemin koşulları bunu elverişsiz kılıyordu; zira bu filmler Mısır üzerinden Türkiye’ye getirilmek zorundaydı. Elbette, bu durumun yan etkileri olmuyor değildi.

Gelen filmler arasında başrollerinde Ümmü Gülsüm ve Muhammed Abdülvahab gibi şarkıcıların başrollerini oynadığı, konusunu aşk olan ve bol miktarda Arap müziği barındıran filmler de geliyordu. Böylece, yeni bir kitle oluşmaya başlıyordu.Bu, yeni dönemin elitlerini rahatsız ediyordu; bu yüzden sinemada sansür uygulamaları başlamıştı. Filmler özenle seçiliyordu; fakat iş, işten geçmişti. Sinema üzerinden yayılan bu güçlü dalga, radyolar üzerinden alanını genişletiyordu. Öyle ki radyo, sinemadan çok daha güçlü bir iletişim aracı olmuştu. Türkiye’de halkın önemli bir kısmı, Kahire, Tahran ve Şam radyolarının etki alanına girmişti bile.

Çok daha sonra “Arabesk” olarak bilinecek bu tarzı tanımlamak oldukça zordu. Bazılarına göre sadece sanatsal bir stildi. Özellikle mimari alanda kullanılan süslemeye verilen bir addı. Süsleme sanatının haricinde “Arabesk” kavramı müzikte de etkisini göstermiş ve bir müzik türünün adını almıştı. Her ne kadar adını Arap tarzı şeklinde alsa da, Türk müziğiydi; en azından doğduğu ortamdan farklılaşmıştı.
Adına “Arabesk” denilen bu olgu, sadece kültürel etkiyle sınırlı değildi elbet. Zira 1950’li ve 1960 yıllar sosyolojik olarak köylülerin kentlerine göçlerinin hızlandığı yıllardı. Bu durumun itici gücü, modernleşme atılımları, kırsalda makineleşmenin artması ve buna bağlı olarak nüfusun artması olmuştu.

Göç dalgası, bütün karmaşıklığıyla devam ediyordu; zira umut büyük şehirlerdeydi. Gelenlerin önemli bir kısmı yoksuldu dolayısıyla iş ve daha iyi yaşam koşullarına kavuşmak en büyük beklentiydi. Fakat öyle olmuyordu işte. Büyük şehirlere yığılan yoksul kesimler, şehirlerin çeperlerinde kurulan bir veya iki göz odadan yeni bir dünyaya bakıyordu ama bu dünyadan yayılan sadece hayal kırıklığıydı. Çığ gibi büyüyen gecekondu mahallerinden bir isyan dalgası yayılıyordu. Bu; ezilenlerin, umudu kırılanların ve gariplerin isyanıydı.
Arabesk ise bu isyanın, bu kavganın adı olmuştu. Kültürel mühendisliğe ve sisteme karşı bir isyan… Bir tür sistemle hesaplaşma yolu…
Bu devrimin ilk öncüsü, Orhan Gencebay olmuştu. Aslında ilk yerli arabesk şarkı olarak 1964 tarihli Suat Sayın’ın “Sevmek Günah mı?” adlı eseri, ilk arabesk şarkıcı olarak da bu eseri okuyan Ahmet Sezgin nitelendirilmişti. Hemen ardından “Arabeskin Babaları” dönemi başlamış oluyordu. İlk “baba” Orhan Gencebay, hemen sonra Ferdi Tayfur ve son “baba” ise Müslüm Gürses oluyordu. Onlar, dışa vurulamayan duyguların ve iç isyanların sesini haykırıyorlardı.

Ancak, halkın büyük teveccüh gösterdiği bu tarz, Batılılaşmayı hedefleyen yöneticilerin hiç de hoşuna gitmemişti elbette. Yeni gelişen bu dalganın önünü kesmek istiyorlardı. Öncelikle TRT üzerinden yapılan yayın yasaklarına ilaveten, arabesk sanatçılarına da birçok kulvardan eleştiriler yöneltiyordu. Fakat her şey olduğu gibi, kimsenin yasakları takmaya pek niyeti yoktu; zira değişen bir sosyolojik bir olgu vardı. Köylerden şehirlerin çeperlerine, buradan da şehrin merkezlerine ulaşmayı hedefleyenlerin, tutunamayanların sığınma limanıydı arabesk.

Unkapanı, isyancıların gayri resmi adresi olmuştu bir defa. Ve arabesk her yerdeydi: Minibüslerde, kamyonlarda, atölyelerde, kahvehanelerde, gecekondu evlerinde ve sokaklarda…

Bölüm II: Bir Zamanlar Arabesk

1960’lar Türkiye’nin arabesk müzikle henüz tanıştığı yıllardı. Toplumun gerek sosyolojik gerekse psikolojik durumu bu atmosfere hazırdı. Bilhassa şehrin varoşlarında yığılan kitleler kendi iç dünyalarına bu müzikle karşılık buluyorlardı. İnsanların kırgınlık, yalnızlık, karşılıksız aşk, tutunamama öyküleri ve daha pek çok anları bu şarkılarda yer ediniyor; böylece arabesk tutkunu kitleler daha da artıyordu. Orhan Gencebay’ın 1966’da “Deryada Salım Yok”, Ferdi Tayfur’un 1968’de “Yapıştı Canıma Bir Kara Sevda” ve Müslüm Gürses’in 1971’de yazdığı “Ben İnsan Değil miyim?” şarkıları bu tür için ilkler arasında yer alıyordu. Elbette bunlar, arabesk tarihi için tam anlamıyla arabesk sayılmazlardı. Aslında bunlar, sadece dönüşüm şarkıları sayılabilirdi.

Arabesk dünyası için Türkiye’de sözü ve müziğiyle gerçek anlamda sayılabilecek ilk şarkı, Orhan Gencebay’ın 1969’da bestelediği ve seslendirdiği “Bir Teselli Ver” adlı eserdi. “Ben zaten her acının tiryakisi olmuşum” diyen Gencebay; şehrin varoşlarında ve gecekondularında yoksulların ve yoksunların hiç bitmeyen çilesini ifade ediyordu. İşte bu sözlerle arabesk günler başlamış oluyordu.
Her ne kadar arabesk müzik; kültürel etki yoluyla Mısır üzerinden ithal edilmiş görünse de Türkiye’nin kendi iç dinamiklerinin katkısıyla yeni bir tarz ve kültür olarak hayatımızda yer edindi. Bunda hiç şüphesiz dönemin çalkantılı siyasi atmosferi, buna bağlı olarak gelişen ekonomik krizlerinin de etkisi büyüktü. Köyden kentlere gerçekleşen yoğun göç hareketleri metropollerin demografik dengesini de alt üst ediyordu. Zenginlik sadece az miktarda insanın ulaşabildiği bir rüyaya dönüşüyordu. Yoksulların yaptığı en güzel şey, işleri ile meşgul olmak, evlerine ekmek götürebilmek için saatlerce kuyruklarda beklemekti. İşte bu koşullarda onların Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur ve Müslüm Gürses için “baba” sıfatını kullanması oldukça doğal bir şeydi. Zira “baba” toplumsal acıları ve hayal kırıkları en yüksek perdeden dile getiren sanatçıydı onlar için. Bu müzik tarzının bir yaşam biçimine dönüşmesi, sonra da sinemayla buluşması uzun sürmedi. Böylece sinemanın arabesk günleri de ortaya çıktı. “Baba”ların arabesk müziğe geçiş sırası sinema da aynı şekilde devam etti. Orhan Gencebay, “Bir Teselli Ver (1971)”, Ferdi Tayfur “Çeşme (1976)” Müslüm Gürses de “İsyankâr (1979)” filmleriyle sinema dünyasına adımlarını attılar. Arabesk filmler büyük bir talep görüyor, bir furya haline dönüşüyordu. Zengin kız fakir oğlan çatışmasının ana tema olduğu bu filmlerin en büyük özelliği ise gecekonduları, varoşları ve göç sorununu konu edinmesiydi. Yani her yönüyle hayatlar da arabeskti, filmler de…

Zaman hızlı akıyor; ama bir şey hiç değişmiyordu. O da TRT’nin arabesk kültür üzerine uyguladığı sansürdü. Arabesk sinemasında her ne kadar bir talep patlaması yaşansa da, TRT’nin bu filmlere yönelik ambargosu bir türlü kalkmıyordu. 1979’da TRT tarihinde bir ilk yaşandı ve Orhan Gencebay kendi şarkılarını TRT’de seslendirme imkânı buldu; fakat bu yalnızca sembolik bir değer taşıyordu. Tüm engellerin kaldırılması için 1983 yılını beklemek gerekecekti.

1980’lerin hemen başında, Müslüm Gürses, diğer “baba”lardan farklı bir yola girmeye başladı. Daha doğrusu kendi kitlesiyle kurduğu özel ilişki onu bu yönde ilerlemeye mecbur ediyordu. Hâlbuki 1970’ler Orhan Gencebay ve Ferdi Tayfur yılları olarak kayıtlara geçmişti ve Müslüm Gürses meseleye hep sonradan dâhil olmuştu. Müslüm Gürses için bu dönem bir geçiş dönemiydi. Kodlar arabesk mod’a doğru ayarlanmıştı; ama bu mod’un tam olarak gerçekleştiği yıllara biraz daha zaman vardı. İşte bu koşullarda, Müslüm Gürses, konserler, turnelerle birlikte Anadolu’nun her şehrini dolaşmaya başladı. O, artık büyük konserlerden küçük gazino sahnelerine kadar her yere gidiyor ve gittikçe geniş kitlelere hitap ediyordu. Hal böyleyken Türkiye’nin gövdesini oluşturan iki ana akıma -sağcılar ve solcular- bir üçüncüsü dahil oluyordu: Müslümcüler.

1980 askeri darbesi henüz gerçekleşmişti. Tahribat korkunçtu, herkes bir şekilde susturulmuş ve ülke garip bir sessizliğe bürünmüştü. TRT’nin arabesk yasakları da hala devam ediyordu. Meselenin bu boyutuna siyasiler hiçbir şekilde dâhil olmuyordu. İlk somut girişim Turgut Özal tarafından gerçekleştirilmiş ve böylece 1983’ten itibaren arabeskin önündeki engeller kalkmıştı. Bu tarihle birlikte arabesk müzik ve filmler TRT’de yayınlanmaya başlamış, bu konudaki önyargılar büyük oranda kırılmış ve toplumsal tabanda bir genişleme sağlanmıştı.

1980’lerin sonuna gelindiğinde sadece ama sadece Müslüm Gürses konuşuluyordu. Bu dönem onun seri üretime geçiş yıllardı. Müslüm Gürses en sevilen albümlerini yapmaya başlamıştı: Sevda Yolu, Yıkıla Yıkıla, Küskünüm, Gitme, Dertler İnsanı, Aldatılanlar… Her albüm yeni bir konser demekti. Elinde jilet, üstü çıplak ve göğsü kanlı Müslüm Gürses fanatikleri ilk kez bu konserlerde görülmeye başlandı.

Tam anlamıyla dip bir dalga yaşanıyordu. Bir isyanın, başka bir deyişle, alt kültürün kendini anlatma biçimiydi bu. Kapitalizme geçişin çok hızlı olduğu bu dönemde, Müslüm Gürses, piramidin en altındakileri temsil ediyordu artık. Her ne kadar, kendisinin “nahoş” olarak nitelendirdiği jiletli gösteriler için sahneleri terk etme tehdidinde bulunsa da, “Oğlum yapmayın, etmeyin!” dese de hiçbir şey değişmiyordu. En vazgeçilmez değerleri sadakat ve dostluk olan bir kitle, aynı duyguları ve kaygıları hissederek onun şarkıları eşliğinde kendilerinden geçiyorlardı. Hal böyleyken elindeki jiletlerle kanattıkları şeyin kendi derileri olduğunun farkında bile olmuyorlardı.

Bölüm III: Elveda Arabesk, Elveda Müslüm Gürses

Oldukça hızlı başlamıştı 90’lı yıllar. Küreselleşme denen bir olgu her şeyi yok ediyor ya da birbirine benzeştiriyordu. Kahveler kafelere, atölyeler fabrikalara, gecekondularsa apartmanlara, lüks binalara ve gökdelenlere dönüşüyordu. Böylece arabeskin üzerine yaslandığı zemin de hızlı bir şekilde ortadan kayboluyordu. Ayrıca, TRT’nin televizyon dünyasındaki hâkimiyeti de yerle bir olmuş, birden fazla özel televizyon kanalı yayın hayatına başlamıştı. Bir taraftan da pop kültür rağbet görüyor, şarkıların artış hızı baş döndürüyordu. Her şey gibi şarkılar da dönüşüyor ve benzeşiyordu. Arabesk müzik de pazardaki yerini kaybetmemek için arabesk-pop arası şarkılar ortaya çıkarıyordu. Ayrıca bir zamanların en çok izlenen arabesk filmleri de rafa kalkmıştı bu dönemde. TRT’de ise arabesk yasağı kalkmıştı kalkmasına ama özel televizyon dönemi arabesk kültüre hiçbir şekilde iyi gelmemişti.

Televizyon kanalları artıkça magazin programları da artıyor; arabeskin “babaları” daha fazla görünüyor olmaya başlıyorlardı. Arabesk devriminin ilk öncüsü, ilk “babası” Orhan Gencebay yavaş yavaş arabeskten uzaklaşıyordu. “Mevsim Bahar Olunca” diyerek yıllar önceki neşeli arabesk saflarına geçiyor ve neredeyse her röportajında arabesk müzik yapmadığını deklare ediyordu. Saf arabeskten ayrışma ihtiyacı, onu ilerleyen yıllarda Pop Star yarışmasındaki jüri koltuğuna bile sürükleyecekti. Ferdi Tayfur ise şarkı söylemeye devam ediyor ve magazin programlarının bir numaralı konusu olarak tekrar parlıyordu. Hemen her gün bir Necla Nazır vakası ile gündeme geliyor, sık sık takip ediliyordu. Ama bu durum, arabeskin “racon”una tersti ve onun günden güne kitlesini yok etmesine, eritmesine bir sebepti.

Tüm bunlar yaşanırken politik atmosferin önem kazanmadığı, küçücük bir rüzgârda dahi savrulmayı bekleyen bir gençlik ortaya çıkıyordu. Böyle bir ortamda Müslüm Gürses yanık sesiyle, acı acı haykırdığı sevda şarkılarıyla onlara seslenmeye devam ediyordu. Gençliğe dönüp “Hangimiz Sevmedik” diyordu. Arabesk adına sadece son bir kale kalmıştı, o da oydu işte. Tüm popülerliğine rağmen “Müslüm”, lüks ve şatafattan uzak duruyor; mazbut bir “baba” olmayı sürdürüyordu. Bir taraftan da Gülhane Parkı’nda arabesk tarihinin en büyük konserlerini veriyordu. Konserleri tıka basa doluyordu. Oradaki satıcılar arasında yalnızca kokoreççiler, köfteciler, mısırcılar yoktu, “Seç beğen al, Müslüm Baba’nın jiletleri bunlar” diyenler de bulunuyordu hala. Bu, her ne kadar onun saygınlığı açısından olumlu gibi görünse de aslında insanların önemli bir kısmının hiç hoşuna gitmiyordu. Ayrıca televizyon kanallarının hemen her gün elinde jiletleriyle kendisini doğrayan insanları göstermesi kötü bir imajdı. Bu arabesk için de kötüydü.

Elbette zaman çok değişmişti ve toplumsal değişim alt kültür açısından da bir bölünmeyi de beraberinde getirmişti. Böylelikle 90’lı yılların ilk dönemi arabeskin saf haliyle yaşandığı son dönem olmuştu. Her şey değişiyordu, tabii Müslüm Gürses de… Sosyoloji farklı bir yöne doğru evrilmiş, “Baba”nın şarkıları da eski rengini yitirmişti. Müzik yapısında farklılıklar gözlemlenmeye başlamıştı. Ve bu durum, hayranlarının beğenisinin oldukça dışındaydı. Bunun da neticesi olarak Gülhane konserleri tümden kaldırılmış ve bazı başka konserler iptal edilmeye başlanmıştı. İşte belki de bu nedenle Gürses hayatının son yıllarında müziğinin tarzını değiştirmeye yönelmişti. Yeni şarkılarında pop müzik motiflerine daha çok yer vermiş, müzik endüstrisinin daha çok kabul gördüğü bir sürece yönelmişti.

1999 yılı birçok açıdan dramatik değişimlere sahne olmuştu. Müslüm Gürses, son kez yoksunlara ve yoksullara seslenmiş; “Yakarsa dünyayı garibanlar yakar” demişti. Garipler albümü alışılageldik manadaki son kaseti olmuştu. Yine aynı tarihte, 15 yıl boyunca albümlerini çıkardığı Elenor’dan ayrılması yeni bir döneme geçtiğini gösteriyordu. Milenyum çağı başlamış, arabesk resmi olarak bitmişti. Müslüm Gürses değişmişti. “Nerelerdesin” şarkısıyla sarışın bir kızla birlikte klip çekmesi, medyatik şovlara çıkması, komedi filmlerinde oynaması hayranlarını kahrediyordu. Pop tarzında ilk kez bir Nilüfer şarkısı seslendirdiğinde ise konser salonunda herkes sırtını dönmüş, onu protesto etmişti. 2000’ler hiç de iyi başlamamıştı işte. “Baba”ya bir haller olmuştu. Bambaşka bir tarz ve bambaşka bir müzik türüyle karşımızdaydı. Cazdan, rock’a; rock’tan pop müziğe kadar geniş bir kulvarda şarkılarını icra etmeye başlamıştı. Nilüfer’in “Olmadı Yar”, Teoman’ın “Paramparça” ve Tarkan’ın “İkimizin Yerine” şarkılarını seslendirmeye başladığı ve Murathan Mungan’ın sözlerini yazdığı “Aşk Tesadüfleri Sever” albümüyle son bulan “kahredici” bir süreçti bu.

Aslında her şey bir Müslüm Gürses şarkısında saklıydı: “Hayalle yaşarken gerçek dünyada zamanı içmişiz haberimiz yok.” Zaman hızlıca akmış ve arabesk yenilmişti. Yenildiği şey ise onu ortaya çıkaran sosyolojik olgunun ta kendisi olmuştu. Ne diyordu filozof: “Aynı nehirde iki kez yıkanamazsın.” Zira hem nehir değişmişti hem de onlar. İşte böyleydi; hem Türkiye değişmişti, hem arabesk, hem de Müslüm Gürses…

Derken… Takvimler 3 Mart 2013’ü gösterdiğinde, 1953’te Müslüm Akbaş olarak dünyaya gelen bir garip, “Müslüm Baba” olarak hayata gözlerini yummuştu. Ve arabeskin son kalesi de yıkılmıştı. Bize düşen onu hüzünlü bir nostaljiyle uğurlamaktan başkası değil elbet: Elveda arabesk, elveda Müslüm Gürses.

Not: “Yeni başlayanlar için arabesk ve Müslüm Gürses”  yazısı Diriliş Postasında üç bölüm şeklinde yazılan yazıların birleştirilmiş halidir.


Kaynak:

http://www.dirilispostasi.com/bir-isyanin-hikayesi-arabesk/

http://www.dirilispostasi.com/bir-zamanlar-arabesk/

http://www.dirilispostasi.com/elveda-arabesk-elveda-muslum-gurses/

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir