Veli ol, Veli…

Veli ol, Veli...

Güneşli, güzel bir ilkbahar sabahı… İstanbul’un bir tepesinden diğer bir tepesine, Mehmet’in tarif ettiği yere gitmek için yürüyorum. Ağaçlı ve yokuşlu bir yoldan geçerken etrafta sadece sabah namazı çıkışındaki yaşlı amcalar ve tek tük benimle aynı yaş grubunda gençler. Yaşlı amcalar yanımdan geçerken sağ ellerini kalplerine götürüp, başlarını kalplerine doğru eğip “es-selamu aleyküm” diyorlar. Her birine geleneksel bir biçimde “ve aleyküm selam” diye cevap veriyorum. Bir üç beş…

Yol bitiminde karşılıklı iki türbenin olduğu yere geldiğimde, Mehmet’in “yokuşu çıktıktan sonra sağdaki türbenin yanından dar bir yol geçiyor, oradan gir, yol bitince karşına gelecek olan kapı” tarifine uyarak ilerliyorum.

Kapıya geldiğimde açık olduğunu fark ettim, içeri girmeden önce “pardon bakar mısınız?” diye seslendim. Cevap yok. Tekrarladım, cevap yok. Üstümü başımı düzelttim. İçeri girmeli miyim yoksa beklemeli miyim diye tereddüt ederken çoktan ayakkabılarımı çıkartıp, içeri girmiştim bile.

Güzel bir koku yüzüme çarptı, dar bir koridordan geçip, içinde birkaç kapının olduğu geniş bir alandaydım. Sanırım burası salon olmalı… İçeride oturmak için bir koltuk falan yok, sadece salonun tüm duvarlarını sırt hizasında kaplayan minderler var ve duvarlarda Arapça harflerle yazılı birçok levha… Salonun ortasına kadar geldim, daha önce böyle bir yerde hiç bulunmamıştım ve kendi etrafımda dönerek levhalara bakıyordum. Duyduğum sesle irkildim.

-Evlâdım! Ona daha çok var.

Kendimi zor toparladım, sesin nereden geldiğini anlayamamıştım. Arkamı döndüğümde, karşımda tebessümle duran, orta yaşlarını biraz geçmiş, uzunca boylu, günlük kıyafetler içinde biri duruyordu. Göz alıcı beyazlıktaki hakim yakalı gömleğinin üstüne giydiği kahverengi yeleğini, sağ ve sol yakalarından aşağı doğru çekerek toparladı.

-Pardon, şey…
-Hoş geldin, kolay buldun mu? diye sordu.

Mehmet geleceğimi haber vermiş olmalı.

-Evet, kolay buldum. Nasılsınız?

Yanıma doğru geldi.

-Allah’a şükür, çok iyiyim. Ya sen nasılsın? Adın ne?
-Ben de iyiyim, sadece biraz kafam karışık. Adım, Veli.

Bir eliyle omuzumdan tutup, diğer eliyle yeri gösterip “buyur Veli evlâdım, şöyle oturalım” dedi. Dizlerimin üstünde oturdum. O da karşıma geçip aynı şekilde oturdu. Gözlerimin içine bakarak sordu:

-Ne güzel bir ismin varmış, anlamını biliyor musun?
-Açıkçası hiç düşünmedim ismimin anlamını, maalesef bilmiyorum.
-Veli, Allah’ın sevgili kulu, Allah’a teslim olmuş, evliya demektir.
-Anlıyorum. Sormamda sakınca yoksa sizin isminiz nedir?
-Abdullah.
-Anlamını bilmek isterim.
-Allah’ın kulu, demek.
-Benim ismimle aynı anlama geliyor o zaman, doğru mu?
-Bir farkla… Senin isminde “sevgili” var.
-Anlıyorum.

Henüz kahvaltı yapmamıştım, heyecandan olsa gerek karnımda ufak bir guruldama ayyuka çıktı. Abdullah Bey, karnımın aç olup olmadığı, kahvaltı yapmak istersem mutfaktan bir şeyler getirebileceğini söyledi. Belki daha sonra diyerek teşekkür ettim.

-Biraz kafam karışık dedin, hayır olsun inşallah?
-Abdullah Bey, ben yaptığım hiçbir şeyden, gittiğim hiçbir yerden, bulunduğum hiçbir ortamdan memnun kalamıyorum…
-Neden buraya geldin? Bunun için doktorlar, psikologlar ve benzeri konularda uzman hekimler var.
-Gittim, gitmez olur muyum hem de en iyilerine gittim. İlaç verdiler, dünyadan zevk almam gerektiğini söylediler. Yoga bile yaptım! Ama içimde beni hep rahatsız eden bir şeyler var.
-İlk soruma cevap vermedin ama neden buraya geldin?
-Mehmet öyle dedi. Burayı tarif etti, “belki ilacın başkadır, sen Veli’sin, o zaman Veli ol” dedi.
-Hangi Mehmet?
-Siz tanımıyor musunuz? Söylemedi mi geleceğimi? Az önce “kolay buldun mu” diye sormuştunuz?

İlk karşılaştığımız andaki tebessümden biraz daha fazlasıyla bana gülüyordu. Sessiz ve derinden… Gözlerimin içine bakarak ve tebessümünü koruyarak cevap verdi:

-Çok fazla Mehmet tanıyorum. Buraya her gün senin gibi ilk defa gelen birçok kişi oluyor. Her biri de illa ki bir tarif üzerine geliyor, bunun için evliya olmaya gerek yok. Ama kusura bakma evlâdım, hangi Mehmet olduğunu bilemiyorum.

Abdullah Bey’in cevapları karşısında ben de tebessüm etmiştim. Fakat bunun cevaplardan olmadığını, onun gülüşündeki içtenlikten kaynaklandığını anladım. İçimde garip bir burukluk oluştu. Dalıp gitmişim. Kendime geldiğimde, Abdullah Bey’in gözlerimin içine derin derin baktığını fark ettim.

-Şey, her hafta size gelip birçok rüyasını anlatan Mehmet, o gönderdi beni. Git, belki ilacın oradadır dedi işte, ben de çıktım geldim. Size de çok selam söyledi. En yakın zamanda geleceğini söyledi.
-Hatırladım. Hoş geldin, sefa getirdin. Ve aleyküm selam. Senin de selam getirenlerin çok olsun.
-Hoş buldum. Ne düşünüyorsunuz? Dünyadan zevk al, dediler ama ben bunu yapamıyorum. Geziyorum, eğleniyorum, yurtdışı yurtiçi birçok seyahatler yapıyorum. Belki iyi gelir diyerek fakat hep olduğum yerde çakılıp kalmışım gibi. Ayrıca hayatımda ilk defa böyle bir yere geliyorum. Etrafımdaki insanlar, çevrem, arkadaşlarım… Bu tarz yerlerden çok uzağız. Siz burada ne yapıyorsunuz, bir tür tedavi falan mı?

Yüzünde hiç kaybolmayan tebessümüyle, bitmek tükenmek bilmez serzenişlerimi sabırla dinliyordu. Gözlerini bir an olsun kırpmadan.

-Sizi de meşgul ediyorum, özür dilerim. İşiniz olup olmadığını bile sormadan direkt anlatmaya başladım. Bencil biri değilimdir lütfen yanlış anlamayın.
-Dünyanın işi bitmez evlâdım, edeple geldin lütufla gidersin inşallah. Merak etme… Dünyadan zevk almak için gittiğin gezdiğin yerlerde neler görüyorsun?
-Doğa çok güzel, çiçekler, ağaçlar, ormanlar hem de burada olmayan cinsten… Sonra, nehirler, akarsular, hepsi iyi güzel hoş ama o an öyle geliyor sonra geçiyor. Çok kısa bir süre içinde hiç görmemişim gibi… Ayrıca itiraf etmeliyim, birçok yer gezdim ama buradaki kadar güzel bir koku almadım.
-Peki, hiç düşünüyor musun o kuşlar nasıl uçuyor, o ormanlar nasıl öyle güzel, nehirler pırıl pırıl ve muhteşem bir görüntüye sahip diye?
-Doğrusu hayır, sadece bizim buralardakilerle kıyaslıyorum.
-Düşünmeye başlarsan belki kendini daha iyi hissedersin. Ay’a bakıp güzelliğini, denizin sesindeki huzuru, gece parıldayan yıldızları, gecenin gündüze varışını, gündüzün gecenin içinde kayboluşunu ve bunları gören gözlerini, işiten kulaklarını… Kısacası bakmayı değil de görmeyi istemeyi denesen nasıl olur?

Abdullah Bey’in söyledikleri, şimdiye kadar gittiğim bütün doktorlardan ve sıkıntımı paylaştığım arkadaşlarımdan daha samimi ve etkiliydi. İçimi bir heyecan kaplamıştı, nefes alıp verişlerim olağan dışı seyrediyordu.

Halimde bir değişiklik olduğunu anlamış olmalı ki, sağ eliyle sol omuzuma dokunarak stabil hale gelmeme yardımcı oldu. Bu güler yüzlü halin Abdullah Bey’de daimi olduğuna kanaat getirdim…

-Veli, evlâdım… Rüyacı Mehmet “sen Veli’sin, Veli ol” diyerek doğru söylemiş.
-Eee, ben biraz… Bilemiyorum, garip bir his.

Gözlerimin dolduğunu o da görüyordu. Trafik kazasında kaybettiğim annemi ve babamı hatırladığım zamanlar dışında hiç böyle bir hüzünlenmemiştim.

Omuzumdaki elini çekerken, işaret parmağıyla kalbimi gösterip; “Burayı temizlersen ve her an tozlanmış endişesiyle temiz tutmaya çalışırsan, bakmadıklarını da görebilirsin. Tefekkürü, yani düşünmeyi unutma” dedi.

Başımı hafifçe öne eğdiğimde krem rengi pantolonumda damla izleri oluştu. Gözlerimi silip, ellerimle pantolonundaki gözyaşlarını kapatmaya çalıştım. Kafamı kaldırdığımda aynı sükûnetle bana bakıyordu.

İçimden “ne güzel şeyler duyuyorum, daha önce niye söylemedin be adam!” diyerek Mehmet’e kızıyordum, Abdullah Bey devam etti.

-Mehmet iyidir evlâdım. Hem hiçbir şey aceleye gelmez, her şeyin bir vakti vardır…
-Ama!? Siz…

Abdullah Bey “kimisi kırk günde kimisi kırk yılda ulaşır. Kırk günde gelene ‘nerede kaldın?’, kırk yılda gelene ‘ne kadar erken geldin?’ derler.” diyerek ayağa kalktı, ben de hemen onunla birlikte doğruldum. Salonun çıkış kapısına doğru yöneldik. Dar koridora girmeden önce durdu.

-Seni şimdi daha fazla yormayalım Veli evlâdım, istersen cumartesi günü Mehmet’le gelirsiniz.
-Çok memnun olurum Abdullah Bey, bana bir tavsiyeniz var mı, söyledikleriniz dışında?
-Allah’ı çokça an. Veli ol.

Dar koridoru geçip, çıkış kapısına kadar gelmiştik. Abdullah Bey, uzunca boyuyla önümde ilerlerken, bana yol vermek için koridorun sağ duvarına sırtını verdiğinde, kapı pervazının üstündeki Türkçe yazılmış levhayla karşı karşıya kaldım.

“Edeple gelen, lütufla gider.”

Burada her an bir cevap, her an bir başka hâle bürünüyordum. Sendeler gibi oldum ama hemen toparlandım. En son “Allah’ı çokça an” dediğini hatırladım.

-Çalışırım, benim sizin için yapabileceğim bir şey var mı?
-Hazreti Pir, bir beytinde “Sana bir dua eden olsun, senin de bir dua ettiğin” der, bizim birbirimiz için yapabileceğimiz en güzel ve iyi şey dua etmektir. Dua et Veli. Anneni ve babanı da unutma.

Artık hiçbir şeye şaşırmıyordum! Kapının dışında ayakkabılarımı giydikten sonra cevap verdim.

-Pekâlâ, anladım. Çok teşekkür ederim. Mehmet’e söylememi istediğiniz bir şey var mı?
-Dünya ona çelme takmaya çalışıyor, kanmasın… Sen ona böyle söyle evlâdım, o anlar.

Dediğini anlamadığım halde yüzümde bir gülümseme oluştu. Abdullah Bey de benimle birlikte gülümsüyordu.

-Cumartesi günü Mehmet’le geleceğim. İyi günler.
-İnşallah evlâdım inşallah… Allah yâr ve yardımcın olsun, gideceğin yere sağ ve selâmetle git.

İçerideki koku, içime işledi.

 


 

Unutmadan… Âhi’ye selam olsun!

2 Yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir