Sokak Yazarı

Arzuhalci

Selim amcanın dükkânına uğrayıp sehpamı aldım. Her zamanki yerine koyup portatif taburemi de açtıktan sonra tabela işlevi gören karton parçasını gelip geçenlerin rahatça görebileceği şekilde önümdeki sehpaya yerleştirdim. Yeterli miktarda kâğıt ve değişik tiplerdeki kalemlerimi de hazırladıktan sonra besmele çekip o günkü rızkımı beklemeye başladım. Çakma tabelamda şöyle yazıyordu. “Gönlünüzden kopacak makul ücretlere mukabil her türlü yazı yazılır”.

Evet, işim bu benim. Arzuhalciyle karıştırmayın lütfen, üzülürüm. Onlar yalnızca dilekçe vs. yazarlar. Ben her şeyi yazarım. Eskiden de yazıyordum ama bana bir şey kazandırmıyordu bu uğraş. Sonradan ekmek parası uğruna bu işe atıldım. Zamanında birkaç hikâye, roman, şiir filan yazmıştım, kimse yüzlerine bakmadı. Romanlarımdan birisi aşk hakkındaydı. Bir muhabbet kuşuna muhabbet besleyen emekli bir binbaşının, çocuğu kendisine gazeteyi uzatmadığı için hayata küsen yalnız bir kuruyemişçinin yardımıyla bu saplantısından kurtularak gerçek aşkı bulması ve muhabbet kuşu için yazdığı uzun aşk mektuplarından oluşuyordu roman. İsmi de “Kafesteki Kalp” idi. İçime en çok sinen, edebiyatseverlerin en rahat anlayacağı romanımın bu olduğuna adım gibi emindim. Roman hiçbir zaman basılmadı.

“Suyun Kaldırma Kuvveti” isimli bir diğer romanımda ise alegorik bir üslup tutturarak memleket gündemine dair sert söylemlerde bulunmuştum. Büyüdüğünde aslan terbiyecisi olmak isteyen Teoman adlı öksüz bir çocuğun gözünden, müşterilere ücretsiz deneme şampuanı hediye eden bir süpermarket kasiyerinin esrarengiz yaşamına göz atıyordum. Bu da basılmadı. Edebiyatın da tıpkı müzik gibi, sinema gibi sıkı pazarlama gerektiren yırtıcı bir piyasaya dönüşmesi yüzünden olacak, romanlarımın anlaşılmayacağı düşünen yayıncıların riske girmediklerini düşünüyorum. Yazdıklarımı okuyan editörlerin yüzlerinde beliren o aydınlık tebessümün başka ne açıklaması olabilir ki?

Müşteri beklerken genellikle şiir karalarım. Belli mi olur, bazen tam da bir müşterinin isteğine denk düşer bu şiirler. Mesela geçen gün gayet iyi para almıştım birinden. Caddeden geçen kırmızı elbiseli güzel bir kadının avuçlarıma bıraktığı ilham anında şiire dönüşmüştü. Şöyle bir şeydi;

Dayanamıyorum artık
Parmaklıkların ardından elimi uzatıp
Uzayan gölgeni
Ve uzaklaşan kokunu yakalamaya çalışmaya.
Ah, yüce tanrım!
Sen misin beni mahkûm ettiren,
Bu yapışkan ağların ortasında
Aşkı beklerken çürümeye?
Bilmiyordum,
Yemin ederim ki
Bilmiyordum.

Sevgilisinden yeni ayrılan genç bir adam buna benzer bir şey istediğinde hemen ellerine bırakıvermiştim. O da karşılığında elli lira vermişti ki böylesi bir şiir için gayet iyi paraydı. Yalnız paranın ucu yırtıktı. Selim amcaya gösterdiğimde yeni bir parayla değiştirmiş, “Ben onu toptancılardan birine veririm” demişti. Selim amca iyi bir adamdır.

Sanırım bugün şansım yaver gidecek. Daha ilk çayımı bitirmeden orta yaşlı bir adam gelip evlilik yıldönümü için karısına sürpriz yapmak istediğini, ona hayatında unutamayacağı bir akşam yaşatmak istediğini, fakat öncesinde güzel bir şeyler söylemek gerektiğini anlattıktan sonra buna uygun, kolay ezberlenebilir bir şey yazıp yazamayacağımı sordu. Ben bir profesyoneldim, bir yazardım, elbette yazabilirdim. Fakat bu gibi romantik şeyleri başkasının gözü önünde yazmaktan utandığım için biraz gerilmiştim. Aklıma bir çare geldi, “Alegori olur mu abi? Yengenin kafa basıyor mu böyle şeylere” diye sordum. Maksat her okuyanın bir anlam veremeyeceği, yalnızca muhatabının anlayabileceği bir şeyler yazmaktı. Alegori iyidir. İroni de iyidir. Edebiyatın imkânlarını seviyorum. “Basıyor galiba” dedi adam, “Ama siz mümkün olduğunca düz yazmaya çalışın lütfen”.

Kendisine yarım saat sonra uğramasını söyledikten sonra hızlıca düşünmeye, ardından da yazmaya başladım;

“Bir sazlık kuşu günde altı bin defa kanat çırparmış. Ama yalnızca bir defa ötermiş. Dediklerine göre ötüşünün güzelliğini bu kanat çırpmalara borçluymuş sazlık kuşu. Ve yine dediklerine göre, bu kuşun kanat çırpması için âşık olması, ötmesi için de sevdiğine yakın olması gerekirmiş. Biliyorum, aradan geçen uzun yıllar senin kanatlarını yordu güzel kuşum. Ama bu gece ötersen, bil ki ömrün boyunca tatmadığın yemleri sunulacak sana; gaganı cilalayacak, kanatlarını okşayacağım. Haydi bebeğim, öt şimdi, öt ki yemini sunayım kırmızı kâselerle.”

Yazımı bitirdiğimde adam yaklaşıyor, bense eserimin güzelliğine bir defa da okuyucu gözüyle bakıp içten içe gururlanıyordum. Ve şöyle diyordum kendi kendime: “Bu işi seviyorum abi ya…”

Kafa Kağıdı

2 Yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir