Martı Beyaz Çay Kırmızı

Martı Beyaz Çay Kırmızı - Mustafa Demir
Martı Beyaz Çay Kırmızı - Mustafa Demir

Martı havalandı ve hiç ilerlemiyormuş gibi doğuya kanat açtı. Boşlukta asılı kaldı ve dünyanın dönüşüne bıraktı sanki kendini. Jonathan Livingston’un Küçük Prens karşısında hakkının yendiğini savunan ben tabi kayıtsız kalamadım bu sahneye ve mekana oturduğumdan beri yaktığım ikinci sigarayı o martıya adadım.

‘Dünyanın bütün gemileri bu boğazdan en az bir kere geçmiştir’ gibilerinden istatistiğe sığmaz ve tumturaklı bir laf etmenin tam zamanıydı ama masada yalnızdım. On dakika önce çayımı getiren garson çocuk, şefine görünmemeye çalışarak kuytu bir köşede sigarasını yakmaya uğraşırken bir çay daha isteyip kötülük etmenin lüzumu yok dedim kendime ve manzarayı seyretmeye devam ettim.

Favori aracım trendi fakat gemilere de küçüklükten beri büyük merak beslediğim için arada bir sahile gelip denize bakmaktan alıkoyamıyordum kendimi. Yüzme bilmeyen biri için marjinal bir ilgiydi kendime koyduğum teşhis, olsun böyle iyiydi. Garson çocuk sigarasını yarılamak üzereydi ve günün ikinci çayını içmek için sabırsızlanışımı farkedecek halde değildi. Kendi duyacağım perdeden bir İstanbul şiiri okumaya başladım o ara, benim yerimde Attila İlhan olsa şimdi tam da burada ne güzel bir İstanbul şiiri yazardı kim bilir diye düşündüm. Benim gibi sağdan soldan duyduğu güzel şiirleri yaşadığı olaylara uydurmaya çabalamazdı en azından.

Birden oturduğum yerin az aşağısında bir çocuk eli farkettim, sonra tuttuğu simidi, daha sonra o simide neşeli çığlıklarla kanat çırpmaya başlamış iki martıyı ve en sonunda da çocuğun kendisini. Muhtemelen denizsiz Anadolu şehirlerinden birinde doğmuş bir babanın ve uzak akrabası bir annenin ortanca çocuğuydu bu, zira ne büyük ne de küçük çocukların haiz olduğu doğal şımarıklığa sahip değildi. Elindeki simit ne kadarsa o kadarını uzatmıştı işte martılara. Çocuğu takdir etmeye yeltendiğim anda hem beni hem sigarasını söndürüp bir isteğim var mı diye yanıma yaklaşan garsonu havaya sıçratan bir şey oldu; o an farkettiğim dev gibi bir lacivert şilep şehrin bu semtindeki tüm sesleri sustururcasına bir uzun  bir kısa olmak üzere düdüğünü öttürdü tüm gücüyle!

Hafif kalibreli bir sövgüye yelteniyordum ki bu heyula gibi süzülen şilebin kaptan köşkünden bembeyaz saçları ve sakallarıyla gemisi kadar iri bir kaptanın kapıyı aralayıp önündeki küpeşteye mağrur bir şekilde tek eliyle abanıp aşağıdaki çocuğa doğru gülümseyerek el salladığını gördüm. Çocuğun martılara simit atması bir kaptanı ne kadar mutlu edebilmişti böyle, şaşkın bir sevinçle bakakaldım sahneye. O sırada bir şey dikkatimi çekti, kaptanın uzaktan bile seçilebilen upuzun parmakları ne kadar da benziyordu bir martının kanatlarına.

Keyiflenip bir sigara daha yakmıştım ki halime acıyan garsonun getirip usulca masama bıraktığı çaya gözüm takıldı, yıllar önce bir arkadaşımın çay içtiğimiz sırada bardağına bakıp söyledikleri aklıma geldi apansız;

‘yahu bir çay nasıl bu kadar kırmızı olabilir aklım almıyor, bu işte bir iş var’

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir