Laciverdî Ağıt

Laciverdî Ağıt - Doğu
Laciverdî Ağıt - Doğu

Köy meydanındaki çeşmeden sızan suyun hamur kıvamına getirdiği kırmızıya çalan orman toprağını büyük bir kararlılıkla çiğniyordu kara atı. Üzerinde her zamankinden daha heybetli duruyordu. Geleli bir iki dakika olmuştu ama on yıllar geçmiş gibi sabırsızdı. Yerinde duramayan besili atı gibi. Saat yönünde ağır ağır dönüyor, tam karşılarındaki taş konağa ve muhtarın evine yan veriyor, ikisinin de burun delikleri körük gibi dalgalanıyordu.

Mavzerinin kayışını sağ eline dolamış ve kabzasını kuşağının üzerinden geçen fişekliğe dayamıştı. Sol kolunun dirseğine kadar ise atın dizginleri sarılıydı. Gecenin loş aydınlığı içerisinde sabırsız atıyla dönerken bakır rengi fişekleri omuzlarından ve belinden ışıldıyor, heybetli görüntüsünü tamamlıyordu. Doru atın gecenin ayazını arşınlayan nefes buharları gökyüzüne yükseliyor, bir yandan da kıstığı gözleriyle beklediğinin ve uğrunda silahlandığının geleceği sokağın ucuna bakıyordu.

Sonbaharın son demleriydi. Çürümüş yapraklar ve yaylalara çoktan düşmüş kar taneleri ayazla karışıp, heyecanlı bir insanın ciğerini daha da yakarak hücrelerine işliyordu. Şimal rüzgârının tende jilet kesikleri bıraktığı mevsimin eşiği olan zamanlar. Konuşulan günde ve saatte gaz lâmbasının altında sözleşen dört yiğit atlandı ve pusatlandı.

Gecenin içinde nal seslerine fişek şıkırtılarını ve kenetli dişleriyle kararlı bakışlarını karıştıran hakîkat, bir kaç yıl önce yazılmaya başlamıştı.

Yaşmağının ardındaki gözlerini panayır alanında görmüştü ilk kez. Köyün kadınlarının arasında ve biraz gerilerinde kalarak ilerleyen bu bir çift göz ile başlamıştı. Mahşerî bir kalabalık o gün kasabada kurulan panayıra gelmiş, hem ihtiyaçlarını gideriyor hem de yapılan eş dost akraba ziyaretleri ile hasret gideriyordu. Bu Karadeniz dağlarının ve yedi göllerin eteğinde olan kasaba, kadim ailelerin ve yiğit insanların uç beyliği yaptığı, geleneklerine son derece bağlı, merkez nüfusu az olsa da köyleri, yaylaları ve meraları ile bölge ticaretinin kalbiydi.

O ve artık başka bir şey düşünemediği ve şah damarından yürüyüp beyin kıvrımlarına işleyen laciverdî gözler kimselerden habersiz ve sözsüz bir şekilde anlaşmış, adeta mühürlenmiş. Gün boyu köşe kapmaca devam etmiş, güneş yüce dağların arkasına geçince köyden gelen kâfile yola çıkmak üzere hazırlanmaya başlamış. Süzgün ve aklı arkada kalan yaşmaklı güzel, menderesler çizerek yükselen toprak yolda ağır ağır ilerlerken her ne olduysa geriye döndüğünde sekiz dokuz telefon direği uzaklıkta onları atının üzerinde temkinli bir şekilde takip eden Mustafa’yı görmüş de kalbi yerinden çıkacak gibi olmuş.

Gel zaman git zaman, kasabanın sözü geçen ailelerinin çocuğu olan yiğit, mert fakat askerden döndükten sonra kabına bir türlü sığamayan Mustafa ve yaşmaklı güzel her fırsatta avuçlarına kâğıtlar sıkıştırdıkları ulaklar ile haberleşmeye başlamış. Meramını ailesine açtığında ise Mustafa, büyüklerinden onayı almış. Güzel bir Mayıs akşamı heyecandan kulakları uğuldaya uğuldaya aile heyeti ile kalbinin sultanının köyüne gitse de kapı yüzlerine kapanmış ve eşkıyalar döneminden kalan yöresel husumetler yüzünden “verecek kızımız yok!” cevabı kurşun yarası gibi kalbinin üzerinde işlemiş. Aylar ve mevsimler geçmiş, yine de birbirlerinden vazgeçmemişler. Yakalanan bir ulak, dişleri dökülene kadar dövülüp kasabaya yollandığı vakit sabrı taşmış Mustafa ve arkadaşlarının. Alevi titreyen bir gaz lâmbası altında sözleşen dört yiğit işte böyle pusatlanmış.

Kısık gözlerini büyük bir kararlılıkla diktiği ve saniyelerin birbiri ardına kovaladığı anlarda gıcırdayan ve geceyi huzursuz eden muhtarın evinin büyük ahşap kapısı oldu. Ermeni işi olduğu bir bakışta anlaşılan büyük kapı ağır ağır açıldı ve muhtarın büyük oğlu tahta terlikleri ve sırtına emaneten aldığı keçe montuyla belirdi. Karşısında gördüğü ve sanki gittikçe uzayan ayakları olan atın üstündeki kişiyi ve niyetini öğrenmek için seslendi. Bir kaç kez daha sorusu cevapsız kalınca alelacele içeriye koşmuş ve babasını çoktan uyandırmıştı bile. Altıpatlarıyla ahşap kapının önünde dikilip dönen atın üzerindeki delikanlıya bakan kişi artık köyün muhtarıydı.

Onun da sorduğu sorular cevapsız kalınca ve atlı onlarla değil de başka bir şeylerle ilgileniyormuş gibi durunca okkalı bir küfrün ardından havaya tek el ateş açan muhtar köylüyü uyandırmak niyetindeydi. Ve öyle oldu, görünen tüm hanelerin camları turuncu gaz lâmbalarının yansımalarıyla doldu ve pek çok kapı gıcırtısı çoban köpeklerinin boğuk havlamalarına karıştı. İşler sarpa saracak n’olur gel artık, diye atıyla beklediği sokağa dönen ve atını şaha kaldıran Mustafa, sanki onu duymuş gibi koşan Zeynep’i gördü. Bir karpuzdan büyük olmayan bohçasını ve tam saramadığı yaşmağını tutarak üstleri aşınmış taşlardan seke seke ona doğru koşuyordu. Hemen atını ileriye doğru şaha kaldırdı ve yan çevirdi. Ona doğru koşanın yalnızca Zeynep olmadığını ara ara havaya ateş açarak gelen köy eşrafı olduğunu gördüğünde dizgindeki eliyle güçlü bir ıslık çaldı. Bu ıslıkla beraber çamların içerisinde sabırla bekleyen arkadaşları da dörtnala köy meydanına doldu ve Mustafa’yı çevreleyen bir daire biçimi alarak hızlıca dönmeye başladı. Muhtar ahşap kapıyı kendine siper ederek bir kaç el gelen atlılara ateş ettiyse de hedefini vuramadı. “Alii!” diyerek kükreyen Mustafa mavi ahşap kapıyı ve muhtarı işaret etti. Kahverengi atını şaha kaldıran Ali dört nala kapıya yaklaştı ve birden yan vererek aile yâdigârı mavzerini yakmaya başladı. Üç el, dört el derken kapıyı ve evin bir kaç camını vurarak Muhtar’ı korkuttu. O sırada gözleri, çoktan Mustafa’nın arkasına oturan Zeynep’i gördüğünde içi rahatladı.

Köyün delikanlıları ve harp görmüş yaşlıları köy meydanına çıkan dört beş sokağa yetişmiş ve ardları sıra onlar da fişek yakmışlardı. Barut kokusu küfürlere ve ne olduğunu anlamayanların peşi sıra sorularına karıştı. İlk dirseği dönen atlılar yavaşladı ve Mustafa diğerlerine yaralanan var mı diye sordu. Dizginleri bırakmış ve tüfeklerini omuzlarına almış gençler gelişi güzel uzuvlarını yoklamış ve yok dercesine susmuşlardı. Mustafa’nın kürek kemiğinin üzerinde susan birisi daha vardı. Dişlerini sıkmış halde titriyordu. “Zeynep! İyi misin Zeynep?” diyerek arkasına dönmeye çalıştı.

Zeynep’in al olmuş krem elbisesini gören Abdullah dudağını ısırdı kederinden. Herkes ne olduğunu anlamış ve atlardan inmişti. Gözyaşlarına sözü geçmeyen Ali yanağını içten ısırıyor ve çamların yıldızlara uzanışını izliyordu. “Aaaah!” diye kükreyen ve ciğerini bir buhar bulutu şeklinde göğe salan Mustafa hafifçe belinden kavradığı sevdiğini dizlerine indirmiş, yaranın büyüklüğünü ve bölgesini anlamaya çalışıyordu.

Çok vakit geçirmeden hemen at bindiler, bugüne kadar görülmemiş bir hızda dallara omuzları ve yüzleri takılarak at sürdüler. Kayan yıldızlar gibi atlarına sarılarak kan ter içinde kasabaya girdiler. Dört kişi gitmişler, dört kişi ve bir ölü ile dönmüşlerdi. Bunu anladıkları zaman Mustafa’nın kucağında uzanan zavallı Zeynep’i onun ellerinden almaya ve onları ayırmaya saatlerce kimse cesaret edemedi. Jandarma ve Kaymakam uykusundan uyandı. Ömrü boyunca sürecek olan matemine bürünen delikanlı sabahın ilk ışıklarına kadar doyamadığı laciverdî gözlere baktı durdu.

Onun kanından olanlar onun matemini bir muska gibi taşıdılar ruhlarında; tek suçları sevmekti, dendi onlar için. Ve onlar için çok ağıt yakıldı bu Karadeniz dağlarının eteğindeki yiğit insanların mert hayatlarında.

Kafa Kağıdı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir