İşte o an! Yutmuştu yutan!

İşte O An! Yutmuştu Yutan! - Süleyman Hacıcaferoğlu
İşte O An! Yutmuştu Yutan! - Süleyman Hacıcaferoğlu

Yorgundu ve üstelik bir önceki tavafında izdihamdan dolayı ayağını burkmuştu.
Eşine “Tavaf edemezsem de hiç değilse Kâbe’yi izler dua ederim” demişti.

Tamamlaşıp metaf alanında ayrılmışlardı.

Eşi otelden hanım arkadaşlarıyla tavafa duracaktı.
Kendisi de Fetih kapısı merdivenlerinde oturup Beytullah’a bakan kısmını, gözüyle yudumlayıp, diliyle af dileyip, kavruk yüreğiyle yanacaktı.

Dertlerin en büyüğü şüphesiz kendine tuttuğuydu.
Ancak, burada tam da kalplerin döndüğü ve Yaradan’ın “Evim” dediği tek mekanda, derdini sahipsizlerin sahibi ile en Büyük Dost’la paylaşabilirdi.
Kabe’de milyonlarca yüreğin derdini O’nunla paylaştığı gibi…

Bir müddet Fetih Kapısının merdivenlerinde oturup Kâbe’yi izlemeye devam etti. Yandı, yakındı günahlarından bir bir.
Tövbe etti yana yana nasuhca.
Önünde dönen Müslümanlar, içine girip kaybolacağı adeta büyük bir anafor oluşturuyordu.
İçine çekilmemek mümkün değildi.
Ve bu anaforun biran önce kendisini de yutmasını bekliyordu.

İşte o an!
Yutmuştu yutan !

Her şey Yaradan’ına ibadet etmekteydi madem, kendini bu ulvi akışa, anafora bırakmalıydı.

Şimdi o da dönüyor dönüyordu.
İçine doğru, derine doğru, en derine doğru yalnız, yapayalnız ..

Onlarcası gibi…
Binlercesi gibi…
Yüzbinlercesi gibi…

Tavaf, dönmekti.
İşte o da dönüyordu.
Dönecekti!
Mu’minler Kâbe’yi sol yanlarına alarak tavaf etmekteydiler.
Kalpleriyle Kâbe yanyana atıyordu.
O da yüreğini Beytullah’a vermişti. Kalbini Beytullah ile inşâ etmenin gayretiyle tavaf ediyordu.
Rabbinin evinde koşuşturuyor, heyecanla aksak aksak remel yapıyordu.
Evet evet omuzlarını dik tutmalıydı.
Efendimiz, ilk üç şavt’ta heybetli yürümelerini emretmişti mü’minlere .
O da, ağrıyan ayağını unutmuş heybetine takınıp dönüyor, dönüyordu ..

İçine doğru, derine doğru, en derine doğru…

Metaf meydanında eller ve gönüller açık; dillerde ki Rabbena’lar, Hamd’lar, Estağfurullah’lar semâya yükseliyordu.
Omuz omuza, kalp kalbe, Kabe’nin etrafında Allah’a yönelen Müminler, İslam coğrafyasında akan gözyaşının dinmesi için göz pınarlarından süzülen dualarla set çekmeyi murad ediliyorlardı.
Kimi ağlaşarak Irak diyordu. Kimi Suriye. Kimi Yemen, kimi Mısır …
Semaya ulaşan Dil,
ne Arapça,
ne Türkçe,
ne Farsça,
ne Kürtçe,
ne İbranice ne de Frenkçe idi .

Dil, o dil, sadece ‘gözyaşı’ diliydi.

O da diline yapıştırdığı
Allah’ım afet,
Allah’ım ümmeti dirilt,
Allah’ım birlik ve beraberlik ver,
Allah’ım Teklik ver,
Allah’ım kalbimi Beytullah ile inşa et,
“Allah’ım yürek ver” dualarıyla diğer Kardeşlerinin dualarına karılıyor, karışıyordu…

Süleyman Hacıcaferoğlu
@Hacicaferoglu_

 

(Kapak Fotosu)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir