Bozkır Sayıklamaları

Bozkır Sayıklamaları - Doğu
Bozkır Sayıklamaları - Doğu

 

"Yüzmeyi, Mayıs'ın bitmesini sabırla bekledikten sonra sulama havuzlarında öğrenenler için."


Martımız yoktur, güvercin izleriz huzurlu ufuklarda kendimizi dinlerken. Kış güneşinden ayaz sağarız. Zeytin ağacımız yoktur, gölge etsin diyerek tarla sınırlarına dikilmiş ve su arklarının kenarlarında tutunmuş kavaklarımız vardır.

Gri adını koyduğum yavru bir kediye baş parmağımın tırnağıyla ekmek ufalarken bir araya getirdiğim cümleler böyleydi. Her ne hikmetse devam edesim geldi sonradan;

Yoktur yarınlardan büyük beklentilerimiz, geçmişin köşelerinden unutulmuş mecmualar karıştırır, el salladığımız otobüslerin kaldırdığı toza karışırız. Ufkumuz çatılara değil, büyük düzlüklerin son bulduğu yüce dağlara kavuşur.

Ufak ekmeklerle birlikte parmaklarımı da yemeye çalışıyordu. Oturduğumuz kaldırım taşı da sıradaki mevsimin habercisi gibi soğuktu. Dalından kopup önümüze kadar savrulan ve sarının en güzel tonunu taşıyan çınar yaprağından korktu Gri Efendi.

Nefretimiz yoktur, kırgınlığımız yok. Derdi verenden ötürü derde sevdalıyız. Yaramızdan memnunuz, yaramızı açandan da çoktan razı.

Böyledir Gri Efendi, böyledir, dedim. İnsan kendini dinlemeye görsün. Mutluluktan bacaklarımın arasında gezinir oldu, küçücük haline bakmaksızın kocaman şeyler söyletti.

Yeşil yoktur dağlarımızda, dilimizde sevgiye dair yalan yok. Bir bahçe duvarı tepesinde geriye doğru attığımız başımızla göğü izlerken avuç içlerimize ufak kum taneleri, ciğerlerimize çektiğimiz özlem iz bırakır.

Şimdi sen belki de dört aydır hayatta olduğun için bilmezsin, dedim. Bilemezsin sene-i devriyesini yapan anıların devlet erkânını selamlayan askeri birlikler gibi büyük bir nizam içerisinde geçişini kalbinden. Hiç öyle bakma bana Gri Efendi, bilebilecek kadar yaşlı değilsin.

Kız kulemiz yoktur, belki Üsküdar’da güzel bir akşam üzeri ince belli bir bardak çayımız. Şöyle mahallemizin dar sokaklarından sahile bırakamayız kendimizi fakat berrak gecelerde Samanyolu’na yoldaşız.

Dur bakalım çok üşüdün sen, dedim ve kucağıma aldım Gri Efendi’yi. Okulundan çıkmış ve eve giderken müzik dinleyerek hayal gücüne yenilmiş liseli bir kaç çocuk geçti önümüzden, onun tatlılığını selamlayarak. Sanki dantelli bir masa örtüsü kaydı üzerimizden güneşin kızıllığını süzen orta yaşlı bir çınar yüzünden. Kapandı güzel gözleri büyük bir huzurla.

Vapurumuz yoktur, uzaktan izlediğimiz ve nereye gittiğini merak ettiğimiz kuru yük gemilerimiz, Lodos’un dalgalarında ıslanan yüzlerimiz de yok. Pek çok insanın hayatı boyunca göremediği kadar çok yağmış karın üstünde ıslanan pantolonlarımızın paçalarıdır. Tarifsiz üşür elmacık kemiklerimiz.

Böyledir Gri Efendi, böyledir, dedim. Bozkırın ve bir yerlerdeki geniş ovaların ortasında böyle işlemektedir insan kalbinin ve ruhunun dişlileri. Hele de şu “yazar takımının” dişlileri, sebep arar huzur kırıntılarından.

Sebebi oldun, dedim.

1 Yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir